TEMBELLİK VE YAZ BİTTİ

 

Değerli voleybol dostları, uzun bir zamandır sizlerden uzak kaldım. Hatırlarsanız son yazımda, “Benim için tatil ve tembellik günleri başlıyor” diyerek yazılarıma ara vermiştim. Sonunda her güzel şey gibi, bir yaz daha geride kaldı. Bu arada sizlerle birlikte olmadığım dönemlerde yine de voleyboldan uzak kalmadım. Erkek takımımızın Avrupa Ligi maçlarını televizyondan izledim. Sonra Ankara da oynanan 20 Yaş Altı Bayanlar Dünya Şampiyonası için Başkent’ e gittim. Salonun bunaltıcı sıcağına karşın sadece bizim müsabakalarımızı değil tüm karşılaşmaları seyrettim. Ekibimiz klasman grubu maçları için İstanbul’ a gelince bende onlarla döndüm ve buradaki maçlara gittim. Daha sonra yine Ankara da Filenin Sultanları’ nın Dünya Şampiyonası  Eleme Grubu’nda istediği sonucu yakalayarak yeni bir tarih yazdığı karşılaşmaları izledim.

 

Ne yazık ki İzmir deki Üniversite Oyunları ile Hırvatistan daki Bayanlar Avrupa Şampiyonası Finalleri’ni ancak televizyonlardan izleyebildim. Bu iki büyük organizasyona gitmeyi çok isterdim ama olmadı. Neyse sonuçta tekrar birlikte olacağımız bir zorlu sezonun ilk yazısında buluştuk.

 

Biliyorum, bu ilk yazıda, Ulusal Takımlarımızın oynadığı maçlar hakkında düşüncelerimi okumak istiyorsunuz. Ama bu konuları fazla deşmeyeceğim. Çünkü aradan uzun bir dönem geçti. Onun için önümüze bakmakta yarar var. Sadece biraz Filenin Sultanları’nın Avrupa Şampiyonası’na değineceğim. Gerçi televizyondan izlediğim maçlar için yorum yapmamaya çalışıyorum ama düşüncelerimi de söylemek zorundayım. Bu nedenle biraz da hoşgörünüze sığınıyorum.

 

HAYAL KIRIKLIĞI

 

Filenin Sultanları ne yazık ki bu kez bekleneni veremediler. Gerçi 6. olarak en azından gelecek Avrupa Şampiyonası’na doğrudan katılma hakkını elde ettiler. Ama ben bunu sadece “Amorti” olarak değerlendiriyorum.

 

Maçlar bittikten sonra takımımız hakkında birçok yorumlar yapılacak. Herkes yol gösterecek, düşüncelerini yansıtacak. Kimi ekibimizi biraz fazla eleştirecek, kimileri ise her zaman olduğu gibi yine bahanelere sığınacak ve şansızlıktan söz edecekler.

Bana gelince; Bir grup gibi, filenin sultanlarının voleybolu ülke gündemine soktuğu, günlerce, haftalarca, hatta aylarca bu branşımızdan söz ettirdiklerini asla unutmayacağım. Onlar’ ın şüphesiz ki voleybola sınıf atlatan geçmiş başarılarını her zaman anacağım. Ancak son dönemlerdeki oyunlarını ve aldıkları sonuçları da tabii ki eleştireceğim. Ama bu hiçbir zaman “Bağcıyı dövmek” yaklaşımında olmayacak. Ankara daki Dünya Şampiyonası Elemeleri’nden sonra yakalanan tarihi başarıya karşın iyi oynamadığımızı sık sık vurguladığım, hataları dile getirdiğim gibi.

 

Gelelim Avrupa şampiyonası’na;

Öncelikle herkesin söylediği “Takımımız zor bir grupta mücadele etti.” den başlayalım.  Bu cümlede ki “Zor grup” düşüncesinde olanların haklı tarafları var. Ama ben, derim ki? Peki diğer grup kolay mıydı? Bu oyunla ilk iki sırayı alan Polonya’yı ve Azerbaycan’ı biz yenebilir miydik? Bu sorunun yanıtı çeşitli olabilir. Varsayımlar üzerine konuşulabilir. Hatta Bakü deki son Gand Prix Elemeleri’nde Azerbaycan’ı yendiğimiz de söylenebilir. Ancak o zaman Bulgaristan’a orada yenildiğimiz de akla gelebilir. Yani eskiden onları yenmiştik, yine yeneriz düşüncesi pek sağlıklı sayılmaz. Çünkü her turnuvanın, her organizasyonun farklı bir tarafı, farklı oynayan takımları vardır. O zaman Hırvatistan da şampiyon olan Polonya’nın nasıl oldu da Almanya’da ki Dünya Şampiyonası Elemelerinde Almanya ve Sırbistan Karadağ’ın ardından grupta üçüncü olduğunu anlayamayız. Yine orada ilk sırayı alan Almanya’nın Avrupa Şampiyonası’nda grupta nasıl sonuncu olduğunu çözemeyiz.

Onun için bu grup çok güçlüydü, diğer grup zayıftı demek kendimizi teselli etmekten öteye bir anlam taşımaz. Netice de derece yapmak istiyorsak karşına çıkan takımları yenmemiz gerekir. 

Bu arada “O grup kuvvetli, bu grup zayıf” dan öte önemli olan bizim ne oynadığımızdır. Gerçi birçok kişi, yorumcu, teknik kadromuz ve sporcularımız, “ Çok zor bir gruba düştük, ama yine de iyi oynuyoruz ancak sonuca getiremiyoruz. Çok yakın sayılarla, ucu ucuna  kaybettiğimiz setler de bunun kanıtı” diyorlar, ben  tüm bu görüşlere ve bu şekilde yazılan yazılara katılmıyorum. Kazandığımız Bulgaristan ve Hırvatistan maçları da dâhil iyi oynamadığımızı düşünüyorum. İspanya karşılaşmasını ise önemsemiyorum. (Gerçi Akdeniz oyunlarında bu takımı ancak 3-2 yendiğimizi ileri sürerek, bu galibiyeti biraz abartabilirsiniz, o da sizin bileceğiniz bir şey).

 

İşi daha fazla uzatmadan düşüncelerimi yazayım:

Filenin Sultanları bana göre aldıkları sonuçla da, ortaya koydukları oyunlarla da iyi bir şampiyona yaşamadı. Kapasitelerini çok iyi bildiğimiz oyuncularımız ne yazık ki maçlarda inişli çıkışlı bir grafik çizdiler. Biri oynarken, diğerleri beklenen performanslarını ortaya koyarak ona yardımcı olamadılar. Yani bir bütünlük sağlayamadılar. (İstatistikler de Özlem’in en iyi blokör, Gülden’in en iyi servise karşı manşet alan oyuncu olması, diğer oyuncularımızın da ilk sıralar da yer almasına karşın neden başarısız bir sonucun ortaya çıktığını da ayrıca düşünmekte yarar var). Bu kopuk kopuk oyun, takım olamama (Bundan oyuncuların arasında sorun var, anlamını asla çıkarmayın, çünkü iyi anlaşan bir grup olduklarını biliyoruz) bizi böyle bir sonuca itmiş oldu.  Gerçi bu durumu oyuncuların sakatlıktan yeni çıkmalarına bağlamaya çalışacağız ama bu mazeretin ne kadar geçerli olduğu da tartışılır. Geriye dönüp maçlardaki oyuncularımızın performanslarını bir gözünüzün önüne getirin. Hangisi 2003 yılında ki kadar istekli, hırslı ve takımı sırtlamak için savaşıyordu ki. Netice de sıradan bir turnuva oynar gibiydik. “Elimizden gelen bu” görüntüsü hep yüzlerden okunuyordu. Hollanda’ya ikinci kez yenilmemizin ardında da aslında ilk altıya girmenin ve herkesin görevlerini yaptıklarının düşüncesi yatıyordu.

 

Gelelim işin başka bir boyutuna;

Hırvatistan daki Avrupa Şampiyonası’nda takımların kapasitelerinin 2003’e oranla daha düşük olmasının kalitenin de düşmesine neden olduğunu inanıyorum. Gerçi güzel karşılaşmalar vardı ama keyifsiz maçlar da çoğunluktaydı. Yenilenmiş İtalya ve Rusya, tek kişilik takımlar Hırvatistan ve Bulgaristan, dağılan Almanya, şampiyonanın en zayıf ekibi İspanya, 36’lık Elena, 35’lik Alla ve 33’lük İnessa ile yaşlı Azerbaycan, ilk altı da 30 yaş üstü 5 oyuncusu oynayan Romanya, en yaşlısı 26 olan genç oyuncular ağırlıklı Sırbıstan Karadağ’ı düşündüğümde, 2003 yılından bu yana aşağı yukarı bir iki değişiklik dışında ayni kadro ile mücadele eden takımımız, böyle bir ortamda, daha iyi bir hazırlık geçirmiş olsaydı, oyuncularımız daha az yıpratmış bir halde Hırvatistan’a gelebilseydi, eminim ki çok daha iyi şeyler yapabilirdi.

Tabii ki biraz da düz voleybolumuza bir şeyler ilave edebilseydik. Ekibimiz 2003 den bu yana ayni oyunculardan oluşuyor. Üstelik de bir arada bir çok maç oynadılar ama ne yazık ki hep ayni sistem ve oyun anlayışımız var. Akdeniz Oyunları’nı kazanan takımımız hakkında televizyonda yorum yaparken, “Böylesi zayıf turnuvalar da ekibimizden değişik şeyler görmek isterdim. Hep ayni şekilde hücum ediyoruz. Rakibi şaşırtacak bir kombinezonumuz bile yok. Artık tüm takımlar bizi tanıyor. Değişik hücum şekillerini öğrenip, uygulamalıyız. Natali’ye yüksek top atmak. Aysun’u sadece ikiye tek ayağa dolaştırmak, Neslihan’ı ayni toplarla atağa sokmak zorlu organizasyonlarda bize problem yaratabilir. Ben, işte Akdeniz Oyunları’nda bunların dışında şeyler görmek isterdim. Burası tam yeriydi. Çünkü kolay rakipler karşısında yeni şeyler denenebildi. Olmadı. Onun için sadece sonuç beni tatmin etti” demiştim.

O günden bu yana çok zaman geçti. Bir çok maç oynadık ama, Avrupa şampiyonası dâhil takımımız için çok az değişiklik görebildik. Ortadan zaman zaman Özlem ve Aysun ile kurşun top vurduk. Neslihan’ı 6 dışında bazen 1’den geri atağa soktuk, çok nadiren 2’den Neslihan’ı ortaya dolaştırdık (O da hep önde olduğumuz yani rahat giden setlerde) sonra… Sonrası pek yok (Karşılaşmaları televizyondan izlediğim için daha fazlasını görememiş olabilirim).

 

Peki diğer takımlar bizden değişik ne yaptılar? Açıkçası onlarda fazla bir şeyler ortaya koyamadılar. Genelde güce dayalı düz voleybolu tercih ettiler (İlk iki sırayı alan Polonya ve İtalya’nın farkı ise, takım oyununun ne olduğunu bilmeleri ve her an değişik paslarla çabuk hücum etmeyi becerebilmeleriydi). Gerçi ekipler, Ruslar da dahil, zaman zaman orta oyuncuyu ikiye tek ayağa yollayıp, iki de ki smaçörü orta döndürüp atağa soktular, karşıda yüksek blok olduğunda 4’deki oyuncuyu bu bloktan kaçırmak için topları ya fileden açık attılar, ya antene uzattılar, ya da 3-4 arasından  kurşuna benzer toplarla hücuma sokmaya çalıştılar. 2’ye attıkları topların yerleri ve yüksekliğiyle oynayarak, sürekli değişik ataklar denediler. Manşet iyi geldiğinde ortadan çeşitli toplarla hücuma girdiler (Biz ise Aysun’u birkaç kurşun pas dışında hemen hemen ortadan hiç atağa sokmadık. Sürekli 2’ye tek ayağa dolaştırdık. Gerçi bu biraz da 6’dan atağa giren Neslihan’ın önünü açmak için yapıldı ama bunun pek de yararı olmadığını rakibin bloklarında gördük. Halbuki Aysun o güzel bilekten vuruşlarıyla ve plaseleriyle ortadan kısa, bombe topları çok rahatlıkla değerlendirebilirdi. Ama Bahar, hep ayni topları atmakta ısrarcı oldu. En azından bazen hemen arkasına, bazen antene atarak, zaman zaman da topun yüksekliği ile oynayarak rakibin blok yerleşimini zorlaştırabilir, Aysun’un yakalanmasına engel olabilirdi. Yapamadık). En önemlisi de (Biraz da iyi manşet gelmediği için) çabuk top oynayamadık. Natali’nin köşelerden becerisine sığındık. Rakip tarafından her zaman kontrol edilen, Neslihan gibi bir silahın rahat top vurması için varyasyonlar yapamadık. En basitinden işler kötü giderken veya çok kritik noktalara gelindiğinde, hücumda B veya C planımız olmadı.

Blok yerleşimimiz iyi değildi.(Özlem en iyi blokör seçilmesine karşın) Bu durum defansta da başımıza işler açmasına neden oldu. İşi uzatmanın fazla bir yararı yok. Sonuçta öyle veya böyle bir Avrupa Şampiyonası daha geride kaldı. Gerek Bakü de ki Grand Prix, gerek Ankara da ki Dünya Şampiyonası Elemeleri’nde, gerek İzmir deki Üniversite Oyunları’nda, gerekse Hırvatistan da ki Avrupa Şampiyonası’nda ki oyunlarımızı masaya yatırarak daha iyiyi ve doğruyu bulmaya çalışmalıyız. Filenin Sultanlarının ve Filenin Efeleri’nin daha önlerinde birçok turnuva ve organizasyon var. Bunlardan dersler çıkararak el birliği ile “Daha iyisini nasıl yaparız?”ın planlarını yapmalıyız. Herkes öz eleştirisini yaparak, gelecekte tarihin tekerrür etmemesi için çaba harcamalıyız. Bu, alınmadan, kızmadan, verilecek desteklere, yardım için uzanacak ellere sırtını dönmeden yapılırsa çok daha değerli ve çözümü de süratli olur.

Bu arada Avrupa Şampiyonası’ndaki karşılaşmaları bize bolca izleme fırsatını veren Kanaltürk’e ve yayında emeği geçen herkese bir voleybolsever olarak teşekkür ederim.

 

ARÇELİK TURNUVASI

 

Bu arada 14-16 Eylül günleri arasında Arçelik’in organize ettiği turnuvanın tüm maçlarını izleme şansım oldu. Biraz da bundan söz edeyim.

Ev sahibi Arçelik, Fenerbahçe, Beşiktaş ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin katıldığı turnuva da takımların hiç biri hazır değildi. Bu nedenle iyi maçlar olmadı. Çekişme vardı ama hatalarda çoktu. Ligin başlamasına daha var. Onun için herkese biraz zaman tanımak gerekiyor.

 

Fenerbahçe’nin birinci olduğu turnuvada, takımların kısaca değerlendirmesini yapayım;

 

FENERBAHÇE:  İlk bakışta iyice bir kadrosu var. Özellikle Can ve Volkan takımın itici güçleri. Arslan ve Burak iyi. Genç pasör’ün Fenerbahçe gibi büyük isimli ve seyircili bir takımın maçlarında ne yapacağını açıkçası bende çok merak ediyorum. Çünkü hiç bir zaman Arçelik de ki kadar rahat olamayacak. Orhan ve Erhan inişli çıkışlı oynuyorlar. Nuri henüz iyi değil ama kısa zamanda düzelir. Hakan sakat olduğu için oynamadı. İkinci pasör Umut gayretli. Sonradan girdiği İstanbul B. Belediyesi maçında iyi oynadı. Bu da Arslan’ın daha dikkatli olmasını sağlayacaktır. Sarı- Lacivetliler iyi servis atıyorlar, blokları da fena değil. Ancak manşette sorunları var. Orhan fazla hata yapıyor. Can- Nuri ikilisi, O’na biraz daha az alan bırakmak için çaba harcarken bu kez kendileri sıkıntı yaşıyor. 4 numara için bir yabancı arıyorlar. O zaman bu sorunu aşabilirler. Bu turnuva da denenen Ukraynalı Slava Guli’nin manşeti iyiydi. Ama teknik bir oyuncu olduğu için hücumlarında fazla sertlik yoktu. Alırlar mı? Bilemem.

 

BEŞİKTAŞ: Geçen Sezona oranla daha iyi bir kadroları var. Takım olarak da daha uyumlular. 3 yabancılarından en çok 10 numaralı köşeden oynayan Ukraynalı İgor Dyogtyev’i beğendim. Diğer 4 numaradan oynayan 12 forma nolu Kazak Denis Zhukov bazen iyi, bazen tutuktu. Ukraynalı Pasör de inişli çıkışlı oynadı. Ama bu iki oyuncunun da ilerleyen günlerde daha iyi olacaklarının sinyalleri var. Orta oyuncularından Uğur iyi ama Hakan biraz takımı zorlayacak görüntüsü verdi. İki pasör çaprazı Engin ve Bahadır dan, Engin şimdilik daha formda. Bu nedenle genelde O oynadı. Libero Birkan için fazla söze gerek yok. Takıma mutlaka katkısı fazla olacak.

 

İSTANBUL B. BELEDİYESİ: İlginç bir ekip olmuş. Ulusal Takımın 5 oyuncusu burada. Tecrübeli ve tekniği çok iyi Barış- Aykut- libero Vefa ve geldiğinden bu yana en çok takdir ettiğim yabancı Nikolay dörtlüsünün ağabeyliğinde Hüseyinli, Fatihli, Emreli, Ali Çayırlı, Üniversite oyunlarının flaş isimlerinden Özkanlı, bu çok iyi kadroyu tamamlayan Soner, Ergün ve Tanerli  Belediye’yi izleyin derim. Her ne kadar Ulusal Takımda yan yana oynasalar da henüz bazı sıkıntıları aşamamışlar.

 

ARÇELİK: Mehmet dışında çok genç bir kadrosu var. Genç oyuncuları çoğunlukta olan her takım gibi onlarda her  karşılaşmada, hatta setlerde bile inişli çıkışlı grafikler yaşıyorlar. Bu nedenle bazı ilginç sonuçlara imza atabilirler. Ne var ki ligde işleri kolay olmayacak.

 

DİĞER TURNUVALAR

 

Lig öncesi takımlarımızın hazırlık maçları sürüyor. Bu arada Arçelik’in ardından yapılan turnuvalar da peş peşe gelmeye başladı

27’sinde iki turnuva başlıyor. Yalova da 3’ü yabancı 10 bayan takımı 27 Eylül-1 Ekim tarihleri arasında güçlerini sınarken, erkekler Manavgat Turnuvası’nda mücadele edecekler. Ardından bu takımlar Marmaris’e geçecekler ve 1-3 Ekim de karşılaşacaklar. 5 Ekim de Karşıyaka’nın düzenlediği 6 takımın katılacağı Çeşme Turnuvası başlayacak ve 5 gün sürecek. Bu arada 7-8-9 Ekim de Arkas’ın düzenleyeceği bir turnuva daha var. (Ben ve bazı gazeteci arkadaşlarım Yalova ile Çeşme Turnuvaları’na davet edildik. Bir aksilik olmaz ise, bu izlediğim karşılaşmalarla ilgili görüşlerimi sizlerle paylaşmaya çalışacağım).

 

VOLEYBOLUN YENİ DERGİSİ: MANŞET

 

Değerli dostlar, bu arada 3. sayısı çıkan voleybolun yeni dergisi “Manşet” i görmüşsünüzdür. Güzel bir dergi. Yeni sayılarının daha da iyi olacağına eminim. Gerçi yaz aylarında yayın hayatına başlaması ve bayilerde satılmaması nedeniyle birçok kişiye henüz ulaşma şansını yakalayamadı. Ama voleybol sezonunun başlamasıyla birlikte bu sorun da kalkacak.

Umarım bu güzel içerikli dergiye (Bende yazı yazdığım için övgüler düzdüm diye düşünmeyin, gerçekten iyi bir yayın) sahip çıkarsınız. Biz voleybol camiasının içinde insanlar biraz tuhafızdır. Voleybolun bir yayını olmadığına hayıflanır dururuz, ama bundan önce olduğu gibi birkaç kişi çıkıp, büyük emek vererek bir dergi çıkarır ancak bu kez de ne sahiplenir, ne de destek veririz. Böyle olunca da çıkan dergiler uzun ömürlü olmaz. İnşallah bu kez başarılı olur.

3. sayısı yeni çıkan dergi de benim de yazılarım var. Birçoğunuzun dergiye ulaşamadığını düşünerek bilginiz olması için ilk iki sayıdaki yazılarımı  buraya da aldım. 3. yazımı ise dergi yeni çıktığı için gelecek yazıma bıraktım.

Bu arada, bu yıl, her hafta yerine biraz aralıklı yazmayı düşünüyorum. Bu, hem beni, hem de sizleri rahatlatacak. Bu arada Korhan Gün’ün voleybolun yeni sitesi www.filehaber.com”a başarılar dilerim.

Tekrar buluşmak dileğiyle, hoşça kalın.  

 

İLK YAZI

 

Yıllar sonra voleybol da bir dergi daha yayın hayatına başladı. Kulüpler düzeyinde Avrupa Kupaları’nda başarıdan başarıya koşmamıza, şimdi de Ulusal Takımlarımızın gerek büyükler, gerekse gençler de, Avrupa ve Dünya arenasında kendinden söz ettir hale gelmesine karşın bir dergimizin bulunmaması yıllardır içimi acıtır dururdu. Sonunda bu da oldu. Umarım camiamız, daha önce ki dönemlerde çıkan dergiler karşısında ki ilgisizliğini tekrarlamaz ve bu yeni yayının uzun soluklu bir yaşamı olur.  

Bu küçük temenniden sonra dönelim ilkyazımıza.

Aslında gazetelerin, dergilerin ilk sayıları, televizyonların ve radyoların ilk yayın günlerinin getirdiği heyecan bir başka olur. O günü anlatmak zordur. Ancak yaşamak gerekir.

İlk sayının ilk yazısı özellikle benim için hep sorun olmuştur. Bu kez de öyle oldu. Enver Bağlarbaşı yaklaşık 3 ay önce, Mustafa Yener ile çıkaracakları dergiye yazı yazmamı istedi. Ben de  “Olabilir” dedim. “Evet” dediğim o  günden bu yana, ilk sayının yazısını kafamda kurup durdum.

Ne yazmalıyım? Bu ilk sayı, ilk vitrin, yazı çok iyi olmalı, herkesin ilgisini çekmeli. Hangi konuyu gündeme getirmeliyim? Voleybolumuzun hangi sorununa öncelik vermeliyim? Ben bunları düşünürken sonunda Enver den bir telefon geldi. Ağabey tüm derginin yazıları toplandı, en son senin yazı kaldı, en kısa zamanda göndermelisin.”.

Hoppala, hadi buyurun bakalım. Günlerdir düşünmekten ve karar verememekten kıvranan ben, şimdi ne yapacağım? Bu gerginlikle bilgisayarın başına oturdum.

Önce, geride kalan lig ve Final grubu karşılaşmalarını yazmayı düşündüm. Ama aradan geçen zaman, zaten heyecanlı ama kaliteden uzak o maçların üstünü çoktan örttü.

Ulusal Erkek takımımızın Varna da  ki Dünya Şampiyonası Eleme Grubu karşılaşmalarını ele alsam. O da geride kaldı. Üstüne üstlük siz bu dergiyi elinize aldığınız da ekibimiz Avrupa Ligi’nde ki maçlarına başladı bile.

En iyisi yaşadığımız voleybolun sorunlarından birini yazayım. Ne olabilir? En iyisi Final Grubu sistemi galiba. Hani şu, müsabakaların bitimine bir gün kala hem erkeklerde, hem de bayanlar da şampiyonların ve diğer derecelerin belirlenmesi nedeniyle son güne prestijden öte bir şeyin kalmadığı sistem. Tamam bu olabilir. Ama bu da uzun bir yazı konusu. Hele yazının ortalarına geldiğimize göre, kesinlikle düşünceler bu bölüme sığmaz. Görüşümüzde hava da kalır.

O olmaz, bu olmaz, peki ne olacak?

En iyisi geçmişin üstüne şimdilik bir sünger çekelim ve gözümüzü geleceğe dikelim. Bence en iyisi de bu. Çünkü önümüz de Ulusal Takımlarımızın çok önemli turnuvaları var. Eylül ayına kadar önümde ki tablolara bakıyorum. Gerçekten çok fazla maçımız var. Hepsinin de ayrı bir önemi. Bu yoğun trafik başımı döndürüyor, Aslında  gözümü korkutan bu yoğunluk bizi mutlu etmeli. Çünkü bu ekiplerimizin sınıf atladığını ve gerek Avrupa, Gerekse Dünya klasmanlarında hızla yukarıya doğru tırmandığının bir göstergesi. Bundan önceki dönemleri hatırlayın ve şimdi ki yoğunlukla kıyaslayın. Ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır.

Yıllar önce Bahar Kupaları’nda aldığımız sonuçlarla keyiflenirdik. Şimdi ise, artık bu turnuvalar bizleri kesmez hale geldi. Nasıl gelmesin ki? Artık özellikle bayanlarda Ulusal Takımımızın rakipleri, yıllarca Avrupa’nın üst sıralarında olan ekipler ve Dünya sıralamasında her zaman kendilerine yer bulmuş Küba, Çin, Japonya gibi ülkeler.

Genç bayanlarda öyle. Ablalarından aşağı kalmıyorlar. Avrupa ve Dünya Şampiyonaları’nda hep varlar. O halde Bahar Kupaları’na katılmak bizler için hazırlanma ve takım deneme açısından başka bir anlam taşımaz oldu. 

Peki, ya erkekler? Şimdi sırada onlar var. Gençleşen ve araya yerleştirilen iki üç tecrübeli oyuncu ile çok iyi bir görüntü çizmeye başladılar. Her geçen gün daha da iyiye gidiyorlar. Bu da gösteriyor ki artık onlarda sınıf atlamanın eşiğine geldiler. Bunun sınavını veriyorlar. Eğer bu iyi kadro ve yönetimle önümüze bakmayı becerebilirsek ve tırmanmaya başladığımız noktayı daha yukarılara çekebilirsek, işte o zaman voleybolumuzun erkekler bölümü için de yeni bir dönem başlamış olacak.

Sonra Ekim ayından itibaren heyecan sırası Avrupa Kupaları’nda mücadele edecek takımlarımıza gelecek. Her zaman Avrupa da söz sahibi olan ve kupa finallerin de her yıl en az bir takımla kendine yer bulan ekiplerimizin yeni sınavlarına gözlerimizi dikeceğiz. Ancak bu konuda önümüzde önemli bir engel var. O da takımlarımızın yöneticilerinin bir türlü büyük düşünememeleri. Onlar bunu hep ekonomik olanaklara bağlasa da ben bu konuda aynı düşünce de değilim. Çünkü harcanan paralar böyle demiyor. O halde daha akılcı işler yapmak gerekiyor. Bunun en önemli adımı da yabancı oyuncuların seçimi.

Özellikle bayanlarda, geçtiğimiz sezon takımlarımızda yer alan yabancılar bizleri hiç tatmin etmedi. Hele öyle anlar geldi ki, ekiplerimize güç katsın diye alınan bu oyuncular voleybola da yabancı kaldılar. Sonunda bizim sporcularımız takımlarını sırtlarken, onlar sadece yardımcı rollere soyundular. İşte bu durum, hem geçtiğimiz sezon ligimizin kalitesini düşürdü, hem de Avrupa da Çeyrek Finaller de yolumuza taş koydu.    

Şimdi bir daha bu duruma düşmemek için daha dikkatli davranarak, daha kaliteli yabancılara kapılarımızı açmalıyız. “Bizde de bir yabancı olsun” düşüncesinden sıyrılıp, gerçekten voleybolumuza katkı sağlayacak, ekiplerime güç katacak ve yeni yetişenlere örnek olacak oyuncuları transfer etmeliyiz. Böylece Dünya platformlarında yer bulan Ulusal Bayan Takımımızın ve çıkışta ki erkeklerimizin buralarda kalıcı olmasına yardımcı oluruz. Yoksa sıradan ve ikinci sınıf  yabancıların mücadele ettiği liglerin kalitesizliği, sınıf atlayan Ulusal Takımlarımızın da önünü keser.

Sonunda, onu mu yazsam, Bunu mu? Derken işte ortaya böyle bir yazı ortaya çıkıverdi ve beni ilk sayının ilk yazısı sendromundan da kurtarmış oldu.

Gelecek sayıda tekrar buluşmak dileğiyle, hoşça kalın.

 

STRATEJİ

Mayıs ayında  Bahar Kupaları ile başlayan Ulusal Takımlarımızın maç trafiği, içinde bulunduğumuz şu günlere kadar sürdü, daha da devam edecek. Üst üste oynanan şampiyonalar, elemeler, hemen hemen her hafta sonu bir Ulusal Takımın maçına sahne oldu. Bu yoğunluk  ekiplerimizi takip etmek zorunda olan bizlerinde adeta başını döndürdü. Sonunda geriye Ankara da ki Dünya Şampiyonası Elemeleri, İzmir de oynanacak Üniversite Oyunları ve Eylül ayında yapılacak Avrupa Bayanlar Şampiyonası kaldı.

Bu trafik içinde genelde herkes gibi ben de A takımlarımızın programlarını ve bir de ülkemizde oynandığı için 20 Yaş Altı Dünya Bayanlar Şampiyonası’nı kovalayabildim.

Diğer ekiplerimizi ise unuttuk gitti.

Geneline bakıldığında özellikle vitrinde ki takımlarımız iyi sonuçlar aldılar. Ancak Temmuz ayının ikinci yarısından itibaren işler tersine döndü. Önce A Erkekler de Dünya Şampiyonası’nın kapısından giremedik, Avrupa Ligi Finali’nde 4. olduk, A Bayanlar da Akdeniz Oyunları’nda altın madalya kazandık ama Grand Prix Elemeleri’nde gruptan çıkamadık, ülkemizde oynanan 20 Yaş Altı Dünya Bayanlar Şampiyonası’nda derece umduğumuz takımımız altıncılıkla yetinmek zorunda kalınca da, bir anda  beklentilerimizin uzağına düşmüş olduk.

Aslında bu kadar yoğun bir maç trafiği içinde tabi ki takımlarımız inişli çıkışlı grafikler yaşayacaklardı. Ama bu düşüşün çok önemli turnuvalara denk gelmesi,  “Strateji” hataları yaptığımızı gösterdi. Bu özellikle A Erkek Takımımız da çok belirgin bir şekilde ortaya çıktı ve ekibimizin Voleybol  Dünyası’nın Vitrini’ne adım atmasına engel oldu. Mayıs ayından itibaren hemen hemen her organizasyona katılan Ulusal Erkek Takımımız sonunda yapılan bu yanlış planlar yüzünden başta fiziksel ve  psikolojik yıkıma uğrayarak asıl hedef olması gereken turnuvaları kaybetti.

Eğer ekiplerimizin kurmayları, planlayıcıları, biraz dikkatli olsalar, hedefleri daha iyi tespit edebilselerdi, bugün bu takımımıza da övgüler yağdırıyor olabilirdik.

Peki doğru neydi? Sorusunun cevabını, gelin, hep birlikte takımımızın maç trafiğine ve turnuvaların önemine göre birlikte göz atarak cevaplayalım.

Takımımız önce 30 Nisan- 8 Mayıs tarihleri arasında Bahar Kupası’na katıldı.

Zor ve sert geçen bir ligin ardından, özellikle de 2 devreli Final Grubu maçlarından yorgun ve voleybola doymuş, bir kısmı sakat çıkan oyuncuların kendilerine gelmeden, 12 gün sonra  artık Avrupa da pek ilgi görmeyen, katılan ülkelerin bir çoğunun gençlerle mücadele ettiği bir turnuvaya gitmesi sizce doğru muydu ? Bence değil.

Peki, Bahar Kupası’na A Bayan Takımımız gerine Gençler gitti. Bu doğru muydu? Evet. Çünkü Final Grubu maçları yeni bitmişti ve üstelik de gençlerimizin Dünya Şampiyonası hazırlıkları için böyle bir turnuva da oynaması iyi olacaktı.

8 Mayıs da biten Bahar Kupası’nın ardından  İstanbul’a dönen Erkekler iki gün sonra Dünya Şampiyonası Eleme Grubu maçlarını oynamak için Varna ya gitti. 4 takımın mücadele ettiği grupta ev sahibi Bulgaristan ile ilk iki sırayı alarak 3. tura yükseldik. Bu bizim için çok önemliydi. Ancak turnuva da hedefi yakalamamıza karşın iyi oynayamadık. Bunun nedeni belki stres, belki Bahar Kupası yorgunluğu, belki de sakat oyuncularımızın fazlalığıydı.

Neyse önemli olan bir üst tura çıkmaktı ve zor da olsa başarılmıştı.

15 gün sonra takımımız, ilk kez geçen yıl başlayan ve bu sene ikincisi organize edilen Avrupa Ligi maçların da mücadele etmeye başladı. 3-4 Temmuz Çek Cumhuriyeti’nde iki karşılaşma oynadık. Bir hafta sonra bizim için “Var olma” ve “Sınıf atlama” mücadelesi sayılan ve yaklaşık 3 yıldır bu günü beklediğimiz Avrupa 2. Ligi’nden, 1. Lige yükselme  maçları için sahaya çıktık. Sonunda bir setle de olsa istediğimiz oldu ve hedef yakalandı.

Bunun keyfini doyasıya yaşayamadan oyuncularımız 2 gün sonra deplasmanda İspanya ile iki müsabaka oynadı, 3 gün sonra Bursa da iki Slovakya karşılaşması, 1 hafta sonra Slovakya da iki rövanş, Ankara da İspanya, ardından Çek Cumhuriyeti ile toplam 4 karşılaşma, 8 gün sonra Yunanistan da asıl hedef turnuva olması gereken Dünya Şampiyonası son Eleme Grubu’nda üst üste 3 maç ve 3 yenilgi ile yaşanan hüsran. Ne yaptık? Diyemeden 2 gün sonra Rusya’nın Kazan kentin de Avrupa Ligi Yarı Final ve üçüncülük karşılaşmaları…

Yok bitmedi. Sırada şimdi de Üniversite Oyunları var. Bu arada eğer Yunanistan da Portekiz’i yenmiş olsaydık, grupta üçüncü olacak ve  bu kez 19-21 Ağustos da Varna da yapılacak Dünya Şampiyonası Play- Off karşılaşmaları oynayacaktık.

Şimdi siz de benim gibi, bu kadarı da fazlaydı, “Keşke Avrupa Ligi’ne katılmasıydık daha iyi olabilirdi” Diyor musunuz?

Sizlerin bu yazdığım yoğun maç trafiğinden, aldığımız sonuçlardan  sonra ne düşündüğünüzü, sorulara ne yanıtlar verdiğinizi, aranız da neler tartıştığınızı bilemiyorum ama, yazıyı daha fazla uzatmamak için yukarıda da değindiğim gibi, benim son sözüm; “Ulusal Takım Kurmayları’nın büyük bir strateji hatası yaptıkları ve voleybolumuza sınıf atlatacak, Dünya platformlarında yer bulmalarını sağlayacak turnuvaları, sıradan, fazla getirisi olmayan organizasyonlarla iç içe sokarak tarihi bir fırsatı sokağa attıkları” yönünde olacaktır.

 

 

A  L  E  V    A  N  A   K  Ö  K