CANIM YAZI YAZMAK İSTEMİYOR!...
Zaman zaman
insanın içinden bir şey yapmak gelmez. Benim de bu günlerde canım yazı yazmak
istemiyor. Bunun 3 nedeni var. İlki, 4 takımımızın Avrupa Şampiyonlar Ligi'nde
oynadıkları toplam 12 maçın hepsinde yenilerek gruplarının dibine çökmeleri.
İkincisi, bir çok oyuncunun peş peşe
sakatlanarak , hatta ameliyat olarak sahalardan kopmaları.
Üçüncüsü ise, gerek edebiyat, gerekse voleybol
dünyamızın en önemli ve saygıdeğer kişilerinden biri olan MEMET FUAT BENGÜ'nün aramızdan ayrılması.
Özellikle bu üçüncü olay beni çok
etkiledi. Yıllarca sahalarda görmeye
alıştığım ve kitaplarının büyük bir bölümünü zevkle okuduğum Bengü' yü, son yolculuğuna
uğurlarken kendimi duygu seline kaptırmaktan alamadım.
Herkes gibi O'nun arkasından "Çok iyi insandı, çok değerli bir büyüğümüzdü" gibi klasik iki
cümle söylemek gerçekten kolay ifadeler olurdu. Keşke O'nu çok daha iyi ve yakından
tanıyabilseydim, daha detaylı , güzel ve anılarla dolu bir yazı yazabilseydim.
Çünkü O, sadece bir spor adamı değil,
bir solukta okunan kitaplarıyla, yazılarıyla bizi büyüleyen aydınlatan bir
kişiydi.
Yıllar önce, gençliğimizin ataklığına
yenik düştüğümüz ve hırçın antrenör görüntüleri çizdiğimiz günlerde, Memet Bey (voleybol camiasının içinde bulunan
bizler genellikle büyüklerimize "...... ağbi"
, kendi yaşıtlarımıza da "Hocam" diye hitap ederiz, ama O'na hiç bir zaman ağabey demeye dilimiz
varmadı. O hep Memet Bey olarak kaldı.) Sakin tavrıyla, sevecen yaklaşımıyla hep bize örnek oldu. Türk
Voleybolu'nda pozisyon feyklerini, modern voleybolu,
hepimiz Altınyurt'dan ve tabii ki o takımın teknik
direktörü Memet Bey’ den öğrendik.
Burhan Felek Spor Salonu'nun "Bench" in deki sakin tavırları hiç gözümün önünden
gitmedi. Genelde göğsünde Altınyurt Spor Kulübü'nün
arması olan kazak veya bir yelek giyerdi. Havalar soğuduğunda bu yeleğin üstüne
paltosunu alırdı. Herkes ile barışık bir yapısı vardı. Karşılaştığımızda hemen
kendimize çeki düzen verirdik. O'nunla konuşurken
elim ayağıma dolaşırdı. Bunun nedenini o yıllarda bir türlü anlayamazdım. Ama seneler geçip belirli bir yaşa gelince bu tedirginliği ancak
çözebildim.
O günlerde, Hürriyet Gazetesi'nde
yanılmıyorsam Talay Erker’in
bir yazısı manşet oldu. Memet Fuat, yıllarca elden
ele dolaşan şiirlerini, yaşamını anlatan kitaplarını, gizli gizli
okuduğumuz ünlü ozanımız Nazım Hikmet'in üvey oğluydu. Önce çok şaşırdık. sonra
Memet Bey'e olan saygı ve sevgimizin boyutları daha
da büyüdü. Her ihtilal döneminde oturduğum eve
mutlaka kalabalık ziyaretçiler gelir, arama yapar, kitapları incelerler
benim zararsız görüp atmadıklarımın içinden bazılarını toplayıp incelemek için
götürürlerdi. Bunu bildiğim için bazı
kitapları çuvallara doldurup, oturduğum evin önünden sandalla açılıp denizin
dibine yollardım. Sonra da o baskı dönemleri geçince tekrar, teker teker onları toplardım. İşte bu kitaplar arasında, her
zaman Nazım Hikmet'in yaşamını anlatan eserler de mutlaka olurdu. (Şimdi kütüphanemde 3. kez aldığım bu değerli ozan ve yazarımızın hayatıyla
ilgili kitaplar ve onun kendi sesiyle okuduğu şiirlerinin kaseti özel bir
bölümde duruyor. Bu arada attığım kitapların arasında, - aklıma geldikçe hep
üzülürüm.- Vatan Gazetesi'nde Kemal Sülker ile
beraber çalıştığımız günlerde, bana imzalayarak hediye ettiği "Nazım
Hikmet'in gerçek yaşamı" adlı 6
ciltlik kitapları da denizi boylamıştı. Gerçi her seferinde bu kitaplar tekrar
yerine döndü ama ne yazık ki şimdi onun imzasından yoksun olarak duruyor.)
Antenörlüğü bıraktıktan sonra az da olsa Memet Bey ile bazı
maçlarda karşılaşırdık. İlerleyen zaman içinde artık gelmez oldu. Tam
hatırlayamıyorum. Galiba 4 yıl önceydi. Altınyurt
Spor Kulübü'nün Kuruluşunun 40. yılına davetliydim. Çok güzel bir atmosfer
içinde slayt gösterileriyle kulübün tarihi anlatılıyordu. Bir ara perdeye Memet Bey'in görüntüleri düştü. Akciğer yetmezliği
nedeniyle evinden artık çıkamaz olmuştu. Yaşlanmıştı. Oturduğu koltuktan tebessüm ederek güzel
Türkçe'siyle konuşuyordu. Ama ben hiç bir şey anlamıyordum. Sadece perdeye bakıyor
ve Memet Bey'in o görüntüsünü gözlerim dolu dolu, izliyordum. O günkü görüntü gözlerimin önünden uzun
süre gitmedi. Sonra ayni olayı bu kez oğlu Kenan Bengü'
nün Kalamışta’ ki jübile gecesinde yaşadım.
Rahatsızlığı ile ilgili haberleri
duyuyorduk. Son bilgileri de SSK'nın Avrupa Şampiyonlar Ligi'ndeki 3. maçı olan
Stade Poitevin
karşılaşmasını izlemek için Salı günü Ankara gittiğimizde aldık. Kenan da
oradaydı. Memet Bey'i sorduk. Babasının iyi
olmadığını, artık yazamadığı içinde moralinin son derece bozuk olduğunu
söyledi. Kenan'ı üzüntüyle dinledik. Ve aradan 2 gün geçmişti ki Memet Bey'in artık aramızdan ayrıldığını duyduk.
Son görevimizi yapmak için Cuma günü Altunizade Cami'ne gittim. Kalabalıktan adım atacak yer
yoktu. Voleybol Camiası, Edebiyat Dünya'sının değerli kişileri, tüm sevenleri,
yani hepimiz, soğuğa, yağan kara rağmen oradaydık. Memet
Bey'i son yolculuğuna uğurlarken gözüme çarpan şey, voleybol camiasının,
Edebiyat Dünyası'nın içinde yer alan kişilerden daha çok olmasıydı. demek ki
bizler O'nu çok daha fazla sevmiştik.
Omuzlar üzerinde cenaze arabasına
taşınırken Tuna Bey (Baltacıoğlu) ile yanyana geldik. Bakışları, yüz ifadesi o kadar çok şey
anlatıyordu ki. Yavaş yavaş konuşarak caminin dışına
kadar tüm sevenleriyle birlikte yürüdük ve Memet
Bey'i uğurladık.
Hepimizin başı sağolsun.
Bu satırlardan sonra yazıya devam
etmek istemiyorum. Eminim ki sizlerde bundan sonra yazacaklarımı okumak
istemeyeceksiniz. Onun için, bu haftalık da bu kadar dememi, hoş
karşılayacağınıza inanıyorum.
Sevgiyle kalın.
A L
E V A
N A K
Ö K