ELEŞTİRİLER -2
Geçtiğimiz hafta yazdığım yazı
nedeniyle (Sizlerinde okuduğu gibi) iki olumlu, iki olumsuz eleştiri aldım. Bu
arada telefonla arayanların da eleştirileri benim açımdan olumluydu.
Daha önceden de defalarca
yazdığım, gibi eleştirilmekten hiç gocunmam. Hata yaptığımda da özür dilemekten
asla çekinmem. Eğer eleştiri düzeyliyse mutlaka yanıtlamaya çalışırım. Ama
eleştirilerin dozu kaçıp, kişiselliğe dönüyorsa o zamanda cevap vermemeye
çalışırım. Çünkü artık o gerçek eleştiriden çıkıp, iki kişi arasında ki tatsız
bir diyalogun oluşması demektir. Böylece ortaya bir didişme ve kimin daha iyi
bildiğini kanıtlama sorunu başlar. Bunun uzayıp gitmesi kimseye yarar
sağlamayacağı gibi, okurlar içinde sıkıntı yaratır.
Kayhan Kösem ile yazışmamız yavaş
yavaş bu noktaya doğru gidiyor. Bu nedenle ona son kez cevap vermek istiyorum.
Eğer bu cevaptan da tatmin olmaz ise, o zaman önerim ben bir çok maçta Burhan
Felek de oluyorum. Beni yakalasın, tüm eleştirilerine orada daha kolay ve
detaylı cevap vermeye çalışırım. Ancak yukarıda da değindim gibi iş lastik gibi
uzamayacaksa.
Şimdi gelelim bu arkadaşın
eleştiri dolu ikinci yazısına;
Öncelikle şunu söylemeliyim ki,
ilk eleştirilerine yanıt verirken seni iyi niyetli ve tartışmaya açık bir kişi olarak yorumlamıştım. Ama ikinci eleştirinde bu düşüncemde az da olsa
yanıldığımı anladım. Nedenlerine gelince;
Eleştiriye verilen cevap hoşuna gitmediği
zaman ve % 100 haklı olduğunu düşündüğünde
fikirlerin benimsenmemesini pek kabullenemiyorsun. Şunu bilmelisin ki tartışmaların
sonunda ille de biri haklı çıkmaz. Çünkü her insanın görüşü farklıdır. Ama bu farklılığı
biraz ağır cümlelerle ortaya koymaya başlayınca işin tadı da tuzu da kaçmış
olur.
Bunun örneklerini biraz sonra
okuyacaksın. Ama hemen belirteyim ki yazım biraz uzun olduğu için her halde
sıkılmışsın ve atlayarak okumuşsun izlenimini edindim. Eğer yanılıyorsam, o
zaman da benim yazdıklarımı farklı yönlere çekmeye çalışıyorsun. Yani anlamamak
için çaba harcıyorsun. Kısacası üzüm yemekten çok bağcıyı dövmeye çalışıyorsun.
Şimdi gelelim bana verdiğin yanıtta
kullandığın cümlelere ve benim asıl söylemek istediklerime;
- Cümlelerini aynen aldım.-
KK: “ Gelelim ikili hücum turuna dönüşe. Sanırım siz gerçekten maçın o anlarını
iyi izlememişsiniz veya sizin bulunduğunuz basın tribününün konumundan dolayı
SSK oyuncularının sahada ki dizilişlerini iyi analiz edememişsiniz. O
pozisyonda Bülent, Berezin, Taylan manşet alıyorlar gibi görünmesine karşılık
manşet yükü Bülent ile Taylan’ın üzerindeydi. Bunun sebebi de pasör Ouchakov’un
5 numaradan kaçtığı pozisyonda sağa çok yanaşıp Berezi’nin önünü kapatmasıydı.”
- Bekleyiş pozisyonu doğru, ancak
seninde gözünden kaçan bir şey var. Ouchakov, 3’den- 5’e açılan Bülent ile
Berezin arasından kaçıyor. Buraya kadar hemfikiriz. Ancak Ouchakov, eğer
birinin önünü kapatıyorsa bu 6 numarada ki Berezin değil Bülent (Çünkü Berezin,
Bülent ile pozisyon olmasın diye iyice dip çizgiye açılıp, yani 7,5- 8 metre civarında
bekliyor). Ouchakov da hemen Bülent’in önünden çıkış yapıyor. (Eger Berezin’e yakın
olursa istemeden pozisyon hatası yapabileceğini düşünüyor. Sayın Kösem, SSK’nın
Çarşamba günü İstanbul’ da Marmara Koleji ile oynadığı karşılaşmayı
izlediysen, bu bekleyiş pozisyonunu daha
iyi görmüşsündür. Aynı şeyi Fenerbahçe’de Dariusz ile yapıyor ve o da 3’den açılan
Mehmet’in önünü kapatıyor). Aslında bu alışılmışın dışında bir bekleyiş.
Genelde takımların bu pozisyonunda pasörler, 4’deki oyuncunun hemen dibinde ve
yan çizgiye yakın beklerler. Fakat Bahadır ve Deniz, pasör daha kısa mesafe kat
ederek topla buluşsun diye böyle bir şekilde takımlarını diziyorlar. Tartışma da
aslında bundan çıkıyor. (Bahadır ve Deniz dostlarım, sizden rica ediyorum sakın
bunun dışında bir bekleyiş daha ortaya çıkarmayın, o zaman iki hafta yerine 4-5
hafta daha bunları yazmak zorunda kalırız.) Bahadır’ın herhalde Emlakbank’da
oynadığı dönemler aklına geldi. O yıllarda
iyi hatırlıyorum, Antrenör Matyas dizilişlerde yaptığı feyklerle
rakiplerine kök söktürür, bulmaca çözer gibi rakip takım antrenörlerini
uğraştırırdı. (Pozisyon feyki yanılmıyorsam önce Altınyurt ile başladı, sonra
diğer ekiplere yayıldı. Bu tür antrenörlüğü bende çok severdim. Ankara
Pazarları, Milangaz, Arçelik ve Galatasaray bayan takımlarını hatta gençleri
bile bol pozisyon feykli oynatırdım. Bundan
seyirci de, ben de, çok keyif
alırdık.)
- Oh be, kaşla göz arasında
nihayet kendime de bir paye çıkarmayı başarabildim. Umarım Kösem bu espriye de
takıp, eleştiri yazıları yazmaz
-
Sen de o ekibin pasörü olduğun ve bir çok feyk de senin üzerine
kurulduğu için her halde zaman zaman aklına o günler geliyor. Umarım başımıza
başka tartışmalar açmazsın.) Nereden
nereye geldik. Konu dağıldı.
2’li hücum düşüncen için bir şey
söyleyemem. O senin doğrun. Ama bu düşüncen bir çok kişiye yanlış gelebilir.
Bundan önceki yazımda bunu çeşitlemiştim.
KK: “Belki
de Klimkine hayatında ilk defa böyle servis atıyordu diyorsun. Sanırım Klimkine’nin Galatasaray da oynadığı
dönemlerde pek dikkat etmiyordunuz attığı servislere “
-Yukarıdaki satırlarda “Yazı uzun olduğu için beni dikkatli
okumamışsın” diye yazdım. İşte kastettiğim
cümlelerden biri bu. Doğrusu şuydu:
“Şimdiye kadar çok zor olan bir olay gerçekleşiyordu Klimkine belki de
hayatında ilk kez bu kadar üstüste kaçırmadan etkili smaç servisler atıyordu.”
“İlk defa böyle servis atıyordu” ile benim yazdığım sanırım biraz
farklı değil mi?
Üstelik de Sen, Klimkine'yi
genelde maçlarda seyrediyorsun. Ben ise,
onu Arçelik de bir çok antrenmanda da izleme şansını buluyorum. Onun
için nasıl servis attığını bilmemem, görememem olası değil. Bu arada şunu da
söylemeliyim ki, yeni sistem geldiğinden bu yana, ben, bu seviyedeki bir karşılaşmada,
bu kadar üst üste servis atıldığını görmedim. Ya atan oyuncu 2-3 servis sonra
kaçırır, ya da rakip takım pozisyonu çevirecek hücumu mutlaka yapardı.
KK: “Sizler kendi aranızda veya tanıdığınız antrenör, yöneticilerle sohbet
ediyorsunuz. Bense voleybolu gerçekten sevdiği için salona gelen, maddi manevi
hiç bir çıkarı olmadan bu sporu takip eden halkla sohbet ediyorum. Bunları
onların adına yazıyorum. Ancak siz onların görüşlerine pek önem vermiyorsunuz
anlaşılan………….
Bu insanlar, sizin
olmadığınız gece geç saatlerde, soğuklarda salonların bomboş kalmasını önleyen
insanlar sanırım neden size göre daha objektif olduklarını düşündüğümü
anlamışsınızdır. Gözle bakıp not verdiğinizi, bazen çok büyük yanlışlıklar
yaptığınızı kendiniz de kabul ediyorsunuz. Peki daha neyi savunuyorsunuz.”
- Önce son cümlene yanıtımla
başlayayım. Benim yazdığım şöyleydi:
“Bazen bir oyuncu hakkında kararsız kaldığımda onların düşüncelerinden,
görüşlerinden yararlanıyorum. Bu benim hatalı karar vermemi engelliyor. Bazen
de istatistikler notlarda rol oynuyor. Gözümüze iyi görünen bir oyuncunun
istatisliğine bakıldığında şaşırtıcı sonuçlarla karşılaşabiliyorsun ve - Allah
Allah amma yanılmışım- diyebiliyorsun. Bu da gösteriyor ki gözler yanılabilir.”
Şimdi senin yazdığınla benim yazdığımın
arasındaki fark şu: Ben yanılabildiğimizi ve hatalı karar vermemek için aramızda
tartıştığımızı yazıyorum. Örnek olarak da az da olsa karşılaştığımız bir
istatistikten söz ediyorum. Sen ise, “Büyük
yanlışlıklar yaptığınızı zaten kabul ediyorsun” diyorsun. Bunlar yine farklı
şeyler.
Devam edelim; İnsanların bir
çoğu kendi düşüncelerini açıklamaktan
çekindikleri anlarda ilk sarıldıkları şey, “Çevremdekiler”, “Beraber olduğum
halk” gibi kavramlardır. Aslında başkalarını da işin içine katmak, kendi
fikirlerinin desteklendiğini ortaya koyma çabasından kaynaklandığını gösterir.
Bana göre sende böyle yapıyorsun. Buna gerek yok. Bu benim fikrim der geçersin.
Çok daha doğru olur.
İkincisi; İnsanların sabahtan
akşama kadar maç izlemeleri onların objektif olduğunu göstermez. O söz ettiğin
kişilere biz “İhtiyarlar gurubu”
deriz. Senin daha voleybolla tanışmadığın dönemlerden bu güne uzanan zaman
dilimi içinde onlar hep salonlardaki yerlerini alırlardı. Tabi ki onların
görüşlerine saygı duyarım. Ama onlar maçları izlemek için gelirler. Oyunculara
not vermek zorunlulukları olmadığı içinde rahattırlar. Güzel hareketleri
alkışlar, maçlardan keyif almaya çalışırlar. Bizler ise oyunu okumak, tüm
oyuncuları değerlendirmek zorundayız. Bu değerlendirmeyi geçen yazımda yazdığım
gibi, servisiyle, manşetiyle, hücumuyla, bloğuyla, defansıyla, taktik
anlayışıyla yani tüm detaylarıyla ele almaya çalışırız. (Ayrıca ben antrenör
kökenli olduğum için bu gözle de maçı didiklemeye çalışırım.) Bu kadar yoğun
bir gözlem içinde bazı şeyleri kaçırmak da çok doğaldır. İşte bizler bunu
aramızda tartışarak hatalardan arınmaya çalışırız. Şimdi ne demek isteğimi
anlatabildim mi.?
KK: “Ancak bu durumda maçı hiç seyretmeyen ya da seyredip yanlış yorumlayan
birinin yorumlarını aynen kendi köşesinde yayınlamak, bir gazetecinin meslek
anlayışına ters düşmüyor mu? Bunun adı kopya çekmek değilse nedir? Maçla ilgili
illa da yazılacaksa maçı seyreden birkaç voleybolsevere sorarak onların
fikirlerini almak doğru olmazmı ki?”
- Benim gazeteciler ve gazeteler
için yazdıklarım samimi bir itiraftı. Arkadaşlarımızın yaşadıkları sorunlara
ucundan değinmekti. Ancak sen bunu yine farklı yönleriyle ele almışsın. Şimdi
tüm gazetecileri aynı kefeye koyma. Nasıl bir takımın oyuncuları arasında
farklılıklar varsa, bizlerinde arasında farklılıklar var. Öncelikle şunu
bilmelisin ki bizler, bilgisine
inandığımız, güvendiğimiz arkadaşımızla
paslaşırız. Çünkü gazetemize de, okurumuza da saygımız vardır. Eğer o gün ben
başkasından almışsam spor servisindeki arkadaşlar bunu bilirler ve o yazıya
adımı koymazlar. Eğer koyarlarsa hata yaparlar. Onun için voleybol çıksın da,
nasıl çıkarsa çıksın mantığını özellikle ben kabul edemem. Kimsenin gelmediği
bir maçın gazetelerde nasıl yer aldığını da çözebilmiş değilim. Eğer bu konuda
bir örneğin varsa ve bana iletirsen sevinirim. Böylece bu işin nasıl ve kim
tarafından da yapıldığını öğrenmiş olurum, bundan sonra ki adımlarıma daha çok
dikkat ederim.
Bu tartışmalara noktayı koyuyorum.
Yukarıda da yazdığım gibi objektif olmak koşuluyla her türlü eleştirine açığım.
Ama ille de beni köşeye sıkıştırmak amacıyla hareket ediyorsan, artık cevap
vermem. Gelirsin karşılıklı tartışırız. Birbirimizi ikna etmeye çalışırız.
Olamaz ise el sıkışır ayrılırız. Tamam mı sayın Kösem?.
Bu arada “Chat” leştiğin
kişilerden öğrendigime göre, hiç bir antrenörü beğenmiyormuşsun (Geçen sezon
yabancıları beğeniyordun). Ve her şeyin doğrusunu bildiğini iddia ediyormuşsun.
Bu kadar kısa bir oyunculuk ve antrenörlük dönemine karşın, senden çok daha
eski, tecrübeli ve hala 1. Ligde takım çalıştıran hocaları rahatlıkla
eleştirebildiğine göre, insanların senin bu derin bilgilerinden yararlanması
gerekir. Gel, bugünden itibaren direkt eleştiri yapmak yerine, sitenin forum köşesine
haftalık yorumlar yaz. Maçları yorumla, voleybolun gelişmesi için fikirlerini
söyle, eleştirilerde bulun, bizlerde senin engin fikirlerinden faydalanalım.
Böylece tatsız tartışmalardan ikimizde
uzak durmak zorunda kalır, insanlara daha faydalı oluruz. Nasıl ki bir gazetede
bir çok yazar ve onların köşeleri varsa, seninde forum sayfası bölümünde bir
köşen oluşmuş olur. Böylece bizlerde yalnız kalmamış oluruz, hem de sitemiz
daha çok okunur.
Umarım bu önerimi düşünür, sansürsüz
sitemizde, özgürce düşüncelerini dile getirir, bizleri bilgilendirir ve
aydınlatırsın.
HANÇER İLE
ANLAŞAMIYORUZ…
Geçen yazımda Hançer’in yaptığı
eleştirilerin biraz ağır kaçtığına değinmiştim. Forum köşesinde cevap vermiş.
Bu arada benim yazısını iyi okumadığımı da örnekleyerek anlatmış.
Şimdi Hançer, ben belki senin
kadar dil bilgisi bilemem, kelimelerle oynayamam. Ancak okuduğumu anlayacak
kadar Türkçe’yi bilirim ve yazılarımı da biriyle konuşur gibi yazarım. Yani olayları
fazla detaylamam, dolaştırmam. İsterim ki okuyan sanki benimle karşılıklı
konuşuyormuş gibi hissetsin. Bu arada sen nasıl yazılarını fıkralarla
süslüyorsan, çok nadir de olsa bazen espri olsun diye bir kaç cümle eklerim.
Bunlardan biri de sana cevap verirken yazılmış olan, “ Kader
Utansın” dı.
Bu arada her halde sende benim
yazdıklarımı hızlı okumuşsun ki parantez içinde ki bir cümle gözünden kaçmış.
Böyle olunca da anlaşmamız zorlanmış.
Şimdi, o gün seninle Burhan Felek’de
yaptığımız çok kısa bir tartışmadan sonra, ben
“ Yazıları ve yazımı iyi okumamışsın, bir daha okumanı dilerim “ edim.
Sonra salı günü yazısı çıktı. “Salondaki
sözlerin biraz daha yumuşatılmış, kısaltılmış bir şekil ile.” Diye
yazmışsın.
Anladığım kadarıyla, “Yazımı bir daha ve dikkatlice okuyunca
söyledikleriyle, yazdıkları arasında yumuşaklık farkı ortaya çıktı. Her halde
benim ne söylediğimi ancak ikinci, belki de üçüncü okuyuşunda anlayabildi.”
Demek istiyorsun.
Yukarıda da belirttiğim gibi ben
okuduğumu anlarım. Ama satır aralarında kelime oyunlarıyla farklı şeyler
söylenmek istediğinde o zaman çok daha dikkatli ve altını çizerek, notlar
alarak okurum. Ama senin bu yazında buna ihtiyaç duymadım. Çünkü yazının içine
serpiştirdiğin fıkraların bir gönderme amacı taşıdığı açıktı.
Ayrıca, konuşurken kullandığım
cümleleri ve gösterdiğim kızgın tavrımı yumuşatmamın tek nedeni, bu satırları
okuyan kimselerin aramızdaki tartışmanın sertliğini göz önüne alarak kavga
ettiğimizi düşünmemeleri, başka tarafa çekmemeleri içindi. Çünkü bu sitenin forum
köşesine giren insanlar, bu tür eleştiri ve tartışmalardan keyif alıyorlar ve
zaman zaman da bunu “ Bırakın canım
birbirlerini yesinler” anlamı içeren cümlelerle dile getiriyorlar. İşte ben
bundan kaçınmak için, yanlış anlamaları engellemek için karşılıklı konuşurken
gördüğün tavrımı ve kelimeleri yumuşatmıştım. Ayrıca dikkat edersen yaklaşık 2
yılı aşkın bir zamandır bu sitede yazı yazıyorum. Sert cümleler kullandığım
yazı çok azdır. O da eleştirilerin sapması, başka yönlere çekilmesi nedeniyle
yazılmış bir kaç cümledir. Kısacası benim zaten yazı üslubum bu.
“Ben
Enver’e cevap yazdım, senin yazılarınla ilgili bir şey yazmadım, neden
eleştiriyi sen yanıtladın” diyorsun.
Evet, yazın bir kişiye cevap gibi görünüyorsa da çoğul olduğu gerçeği gözlerden
kaçmıyor. Onun için düşüncelerimi yazmak istedim.
Vedat Bayram’a gidişimizle ilgili,
“Zaten yanlış adrese gidildiğini sizlerde
söylüyorsunuz. Bunları yazarak birbirinizi cahil yerine koyan, yerden yere
vuran sizler olmuyormusunuz?” Diyorsun.
Ancak seninde anlamak istemediğin
şu:
Bizler Vedat Bayram’ın “Adres ben değilim” demesini yazarken tek
amacımız, sorumlunun kimler olduğunu bir kez daha vurgulamak, çok az da olsa
bazı insanların bizim gibi yanlış düşünmemeleri için uyarmak ve bizim gibi
cahillik yapmalarını engellemekti. Ayrıca yaptığımız hatayı “Aman kimse duymasın sonra bizi cahil yerine
koyarlar” düşüncesi içinde olmadığımızı ve gerçekten konuyu bilmediğimizi,
iyi niyetle okuyuculara açıklamaktı. Bu arada bazı kimseler gibi, herşeyi ben
bilirim yerine, “Bilmemenin değil,
öğrenmemenin ayıp” olduğunu vurgulamaktı.
Bunun ötesinde, “Daha sonra konudan çıkıyor, hangi sonuç için
gidildiği yanlış olduğu anlaşılınca neler konuşulduğunu gizlilik sınırları
içinde bırakıyor. Bunun da bizim konumuzla hiç bir ilgisi yok.” Diyorsun.
İşte anlaşamadığımız bir başka
konuda bu.
Ben eleştirisine yanıt verirken
şöyle yazmıştım:
“Ancak, keşke orada konuşulan bazı şeyleri açık açık yazabilseydim. O
zaman Vedat Bayram’a gitmekle (En basit bürokrasi bilgisizliği ve cahillik olsa
bile) ne kadar doğru bir adım atmış olduğumuz daha iyi anlaşılırdı. Ama ne yazık
ki bunları açıklayamıyorum.”
Aslında ben bu satırları yazarken
konudan çıkıp, başka bir konuya geçmiyorum. İyi okunursa ve yorumlanırsa konuya devam ediyorum, “Bürokrasi bilgisizliği ve cahilliği olsa
bile ne kadar doğru bir adım atmış olduğumuz daha iyi anlaşılır”
cümlesiyle,
-Vedat Bayram’ın yönetmelikler ve bürokrasi kuralları içinde bir
yetkisi yok gibi görünse de, bu konuda bizlere yapabileceği çok ilginç
şeyler olduğunu anlattı. İşte ben bunları açıklayamıyorum.- Demek
istemiştim. Her halde yukarıda ki tırnak içindeki cümlelerimden bu anlam
çıkmamış olmalı ki anlaşamıyoruz.
Netice de Hançer’in benim çıkmazlarımla ilgili eleştirileri ve düşünceleri için yazılacak ve cevaplanacak çok şey var. Ancak
her paragrafa, her cümleye de tek tek cevap vermenin, lafı uzatmanın da bir
anlamı yok. Çünkü devam edersek benim bu köşede her hafta eleştirilere cevap
yazmaktan başka işim kalmayacak. Ben de bunu istemiyorum. Sonuçta play-off’lar
bitene kadar bana ve yazılarıma tahammül etmek zorundasınız. Katılırsınız,
katılmazsınız, eleştirirsiniz, ağır yazılar yazarsınız bunlar sizin bileceğiniz
işler. Ben eleştirilere her zaman cevap vermeye çalışacağım. Ama bu iki haftada olduğu gibi uzun olmayacak.
Bazen eleştirilerin hepsi yerine bir kaçını yanıtlayacağım. O zaman cevap
vermediklerimi kabul ettiğim anlamını çıkarmayın. Sadece işin tadını kaçırmak
istemediğimden olacak.
MAÇLARA GELİNCE
Son iki yazımda olduğu gibi yine
maçlara zaman kalmadı. Oysa bu haftaya damgasını vuran bir çok mücadele vardı.
Örneğin Galatasaray-Tokat Belediyesi karşılaşmasında ki hakem Kadir İlbeyli’yi,
kısa diye Sarı-Kırmızılıların Aytekin’in üstünden oynama tercihlerinin nasıl
geri teptiğini, bu oyuncunun maçın en çok blok yapan adamı olduğunu, yine
Galatasaraylı oyuncuların kritik sayılarda becerikli olamadıklarını, Tokat’ın
iyi oyununu ve rakibi çökerten servislerini, Beşiktaş-Eczacıbaşı maçında rahat
oynayan Siyah-Beyazlıların, nasılsa yeneriz düşüncesi içindeki rakibini neden
zorladığını, seti nasıl kaçırdığını, Arçelik’in, Bolu’ da Fenerbahçe’yi
yenerken ilk sette neler olduğunu anlatacaktım ama bunları pas geçmek zorunda kaldım.
Umarım, haftaya böyle olmaz.
Tüm voleybol dostlarına gelecek
hafta birlikte olmak dileğiyle hoşçakalın diyorum.
A
L E V
A N A
K Ö K